Bulgaristan’daki durum trajik: Önümüzde iki seçenek var – ya onurumuzla öleceğiz ya da onursuzca!

Prof. İvo Hristov

Prof. İvo Hristov’un katıldığı bir programda anlattıklarını, sizler için kaleme aldık.

Son 30 yıldır alışageldiğimiz dünya düzeni sona erdi. Rusya’nın bu düzende sahip olduğu, hammadde ve demografik açıdan çevresel bir güç olma konumu da artık geride kalıyor. Sir Halford Mackinder’in düşüncelerini başka bir ifadeyle dile getirirsek:

Kıtaların savaşı başlıyor.

Yıllar önce, ABD Başkanı George W. Bush döneminin Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın yaptığı bir açıklama vardı. Rice, ABD’nin temel hedefinin Rusya’dan Avrupa’ya, özellikle de Avrupa Birliği’nin kalbi ve ekonomik motoru olan Almanya’ya yapılan Rus enerji sevkiyatlarını sona erdirmek olduğunu açıkça ifade etmişti. Amaç, Avrupa ekonomisini Kuzey Amerika’nın devasa hidrokarbon kaynaklarına yönlendirmekti.

Son 150 yıldır Anglo-Sakson jeopolitiğinin temel hedeflerinden biri, Rusya ile Almanya arasında siyasi, askerî ve ekonomik bir ittifak kurulmasını engellemek olmuştur. Başka bir deyişle, dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip ülkesiyle en güçlü teknolojik altyapılarından birine sahip ülkesinin birleşmesine asla izin vermemek.

Çünkü böyle bir yakınlaşma, biri Avrasya’da, diğeri Avrupa’da bulunan iki büyük kıtasal gücün hâkimiyet kurması anlamına gelir. Bu da önce Britanya’nın, ardından ABD’nin küresel çıkarlarını tehdit eder.

Rusya ile Avrupa arasındaki bağların koparılması, bu stratejinin olmazsa olmaz koşuludur (conditio sine qua non). Bunun üç temel amacı vardır:

– Birincisi, Avrupa’yı bütünüyle bağımlı hâle getirmek.

– İkincisi, Avrupa’yı ekonomik ve teknolojik açıdan ABD’ye rakip olmaktan çıkarıp ona bağımlı bir bölgeye dönüştürmek.

– Üçüncüsü ise Rusya’yı, Batı Avrupa’dan elde edebileceği finansal ve teknolojik kaynaklardan mahrum bırakarak ağır bir darbe indirmek.

Peki, Rusya’dan kaç kişi ayrıldı? 25 milyon kişi mi kaçtı? Sınır kapılarında, son 30 yılın ürünü olan, haz ve tüketim kültürüyle yetişmiş gençleri görüyoruz. Bu gençler için “vatanseverlik”, “Vatan” ve “görev” gibi kavramların artık bir anlamı yok. Aynı durum Bulgaristan’da da yaşanıyor. Allah korusun, biz de aynı noktaya gelmeyelim!

Son 30 yılın belki de tek olumlu yanı, sözde Bulgaristan geçiş sürecinin sonuçlarını artık bütün çıplaklığıyla görebiliyor olmamızdır. 10 Kasım 1989’da nasıl bir ülkeydik, bugün ne hâle geldik?

Durum gerçekten trajik.

Kimse, 10 Kasım 1989’dan sonraki 10-15 yılın Bulgar sanayisinin, eğitim sisteminin, sağlık hizmetlerinin ve genel olarak Bulgar medeniyetinin büyük bir yıkıma uğradığı bir dönem olacağını tahmin etmiyordu. Kimse böyle bir sonuç beklemiyordu. Ama boşuna dememişler:

Nereye gittiğini bilmiyorsan, sonunda varmak istemediğin yere ulaşırsın.

Bir ülkenin alternatifler üretebilmesi ve kendi yolunu çizebilmesi için jeopolitiğin öznesi olması gerekir. Bulgaristan ise böyle bir özne değil.

Küçük devletlerin önünde iki seçenek var:

Ya onurlarıyla ölmek, ya da onursuzca ölmek.

İkinci Dünya Savaşı sırasında komşularımız Yunanistan ve Sırbistan’a bakın. Neyle karşı karşıya olduklarını çok iyi biliyorlardı. Buna rağmen karşı koyacak cesareti, iradeyi ve omurgayı gösterebildiler. “Hayır!” diyebildiler.

Biz ise kim olursa olsun, iktidarda olan güçlülere ayak uydurmaya çalışıyoruz.

Halkımızın büyük bir bölümünün ve genel olarak devletimizin benimsediği strateji, yalnızca hayatta kalmaya dayanıyor. Oysa insanlarımızın önemli bir kısmı şunu anlayamadı:

Bireyin kurtuluşu, toplumun kurtuluşundan bağımsız değildir. Hepimizin kurtuluşu, ancak birlikte mümkündür.

Göçten söz ediyoruz. Oysa yaşananlar sıradan bir göç değil. Bu, insanların kendi ülkelerinden topluca çekip gitmesi, adeta bir ülke tahliyesidir.

Prof. İvo Hristov

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir