Savaşın Ekonomi Politiği: Ambalajın Altında Ne Var?

Haçlı Seferleri’nden enerji koridorlarına, savaşların hangi gerekçeyle anlatıldığı ile neyin masada olduğu arasındaki fark.

Sunucu, gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Adnan Çelikalan ve konuğumuz meslektaşımız Abdulsamed Veli ile savaşları ve ekonomiyi değerlendirdik.

Adnan:

Savaşların gerçek nedeninin ekonomi olduğu söyleniyor. Ama ilk bakışta inanç, ideoloji, namus meselesi gibi görünüyor. Bu iddia fazla indirgemeci değil mi?

Abdulsamed:

Haklı bir itiraz, o yüzden tek nedenden bahsetmiyorum. İnanç ve ideoloji gerçek; insanlar bunlar için ölüyor. Benim savım şu: Kitleleri harekete geçiren duygu ile devletleri ve elitleri harekete geçiren hesap aynı şey değil. Cepheye giden askerle masadaki karar verici aynı motivasyona sahip olmak zorunda değil.

Savaşın ideolojik dili, ekonomik hesabın toplumca kabul edilebilir hale getirilmiş biçimi. Bunu “ambalaj” diye anlatıyorum, ama ambalajın da gücü var. İçindeki hesap anlatılsaydı kimse cepheye gitmezdi.

Adnan:

Somut örnek verelim. Haçlı Seferleri sadece dini bir hareket değil miydi?

Abdulsamed:

1095’te Papa II. Urbanus’un çağrısıyla başladı ve dini heyecan gerçekti. Ama o dönemin Avrupası’nda toprak miras düzeni yüzünden topraksız kalan çok sayıda genç soylu vardı. Doğu, onlar için hem mülk hem prestij demekti.

İtalyan şehir devletleri de, Venedik ve Cenova başta, seferlerin lojistiğini üstlenip ticaret imtiyazları aldı. En çarpıcı örnek IV. Haçlı Seferi: 1204’te Hristiyan haçlılar, hedefleri Kudüs’ken Hristiyan Konstantinopolis’i yağmaladı. Borçlar, Venedik’in çıkarı ve ganimet kararı belirledi, kutsal hedef geri plana düştü.

Adnan:

Modern dönem? Dünya Savaşları da bu kalıba uyuyor mu?

Abdulsamed:

Kısmen. I. Dünya Savaşı’nda ittifak sistemleri, milliyetçilik, hesaplaşma korkusu da vardı, ekonomi tek açıklama değil. Ama sömürge ve pazar rekabeti, Alman donanma yarışı, Osmanlı topraklarındaki petrol ve demiryolu çıkarları savaşın zeminini hazırladı.

II. Dünya Savaşı’nda enerji ve ham madde mantığı daha görünür. Japonya’nın 1941’de ABD petrol ambargosuyla karşılaşıp Güneydoğu Asya’daki petrol sahalarına yönelmesi Pearl Harbor kararının arkasındaki hesabın büyük parçası. Almanya’nın 1942’de Kafkasya petrolüne yönelmesi de aynı mantığın sonucu. Ben bunu “ideoloji yoktu” diye değil, “ideoloji kaynağa erişimi meşrulaştırdı” diye okuyorum.

Adnan:

Kaleme aldığınız yazılarda bazen açlığın bir silah olarak kullanıldığını söylüyorsunuz ve Holodomor’u örnek veriyorsunuz. Bu savaşla nasıl ilişkili?

Abdulsamed:

Önce bir düzeltme yapayım: Holodomor bir savaş mobilizasyonu aracı değildi. 1932-33’te Sovyetler’in zorunlu kolektifleştirmesi, tahıl tedarik kotaları ve Ukrayna köylüsüne yönelik baskı, Ukrayna’da milyonlarca ölüme yol açtı. Tahminler 3,5 ile 5 milyon arasında değişiyor. Birçok ülke bunu soykırım olarak tanıyor, tarihçiler ise kasıt ve hedef konusunda hâlâ tartışıyor.

Benim vurgum şu: Gıdaya erişimi kontrol eden, toplumun itaat sınırını da kontrol eder. Bu, günümüz için doğrudan bir benzetme değil; ilke olarak bir uyarı. Hatta daha açık ifade ile ifade etmem gerekiyorsa, o da şöyledir: Toprağı olmayan, bu da evinin bahçesi dahil, toprağa olana muhtaç kalacaktır. Toprağı olmayan, toprağı olana yenek karşılığında çalışmak zorunda olacak.

Adnan:

Bugünün Avrupası’nda böyle bir yokluk yok. Neden hâlâ aynı mekanizmadan söz ediyorsunuz?

Abdulsamed:

Çünkü mekanizma açlık olmak zorunda değil, güvensizlik olması yeterli. Enerji fiyatları 2022’de sert yükseldi, euro bölgesinde enflasyon yüzde 10’u aştı, haneler fatura ve kira baskısı hissetti. İnsanlar “yarın nasıl olacak” sorusuyla yaşamaya başladı.

Böyle bir ortamda “güvenlik” ve “dayanıklılık” kelimeleri çok güçlü bir anlam kazanıyor. Savunma harcamasına rıza, refah kaybı korkusuyla birleşince daha kolay üretiliyor.

Adnan:

Burada kritik soru: Bu krizler kurgulandı mı? Yoksa devletler zaten yaşanan krizleri mi kullanıyor?

Abdulsamed:

Dürüst cevap: Enflasyonun ve enerji krizinin tek bir merkezde planlanıp kurgulandığını kanıtlayamam, kimse de kanıtlayamaz. Pandemi sonrası tedarik zincirleri, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve gaz kesintileri, merkez bankası politikaları gerçek nedenler.

Benim iddiam daha dar ama savunulabilir: Krizler yönetilen bir fırsata dönüştü. Siyasi elitler ve savunma sanayii bu ortamdan yararlandı. Şahsen “kurgulanmış” ifadesi kanıt gerektiren güçlü bir iddia; “istismar edilmiş” ifadesi ise somut verilerle desteklenebilir.

Adnan:

Somut veri verebilir misiniz? Savunmaya ayrılan paylar gerçekten bu yönde mi değişiyor?

Abdulsamed:

Evet. Almanya 2022’de 100 milyar euroluk özel savunma fonu açtı. AB 2025’te yeniden silahlanma için yaklaşık 800 milyar euroluk bir hazırlık planı duyurdu. NATO üyeleri 2025’te savunma harcamasını GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarmaya yönelik hedefte uzlaştı.

Bunların hepsi güvenlik tehdidi gerekçesiyle yapılıyor ve o tehdit gerçek. Ama bu bütçelerin hangi sosyal harcamalardan kısılacağı, kimin kazanacağı sorusu kamuoyunda yeterince tartışılmıyor.

Adnan:

Yeni dönemin “ganimeti” ne? Yazınızda lityumdan, kobaltan söz ediyorsunuz.

Abdulsamed:

Enerji dönüşümü ve dijital ekonomi birkaç kritik girdiye bağlı. Dünya kobaltının büyük kısmı Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden geliyor, nadir toprak elementlerinin işlenmesinde Çin’in payı çok yüksek, gelişmiş yarı iletkenlerde Tayvan merkezi bir rol oynuyor.

Bu bağımlılıklar artık tedarik değil, stratejik bir zafiyet olarak okunuyor. Devletler bunu güvenlik meselesi ilan edince ticaret savaşı, yaptırım ve silahlanma tek bir söylemde birleşiyor. Bir ülkenin madenine göz dikmek ayrıca “istikrar” ya da “demokrasi” gibi bir dille anlatılabiliyor.

Adnan:

Kamuoyu bu söyleme nasıl ikna ediliyor? Medyanın rolü nedir?

Abdulsamed:

Üç katman görüyorum. Birincisi haber çerçevesi: Bir olay “ekonomik rekabet” olarak değil “varoluş meselesi” olarak sunulduğunda tartışma alanı daralıyor. İkincisi algoritmalar: Korku ve öfke içerikleri daha çok dolaşıyor, bu da gerginliği besliyor. Üçüncüsü popüler kültür: Savaş filmleri ve oyunlar savaşı normalleştirebiliyor.

Burada bilinçli bir “komplo“dan çok, teşvik yapılarının aynı yöne işaret etmesinden söz ediyorum. Medya kurumlarının izlenme, siyasetçilerin oy, sanayinin sipariş çıkarı çoğu zaman örtüşüyor.

Adnan:

Bu tez eleştiriliyor da. Gerçek bir güvenlik tehdidi varken her şeyi ekonomik çıkara bağlamak tehlikeli değil mi?

Abdulsamed:

Haklı bir eleştiri ve ciddiye almak gerekiyor. Ukrayna’nın işgali bir “algı” değil, gerçek. Bağımsız devletlerin kendini savunma ihtiyacı da gerçek. Eleştirenler ayrıca, her savunma bütçesini sanayi lobisinin işi sayan yaklaşımın saldırganın sorumluluğunu silikleştirebileceğini söylüyor.

Benim ısrarım şuna: Tehdidin gerçek olması, kimin kazandığı, kimin ödediği ve hangi alternatiflerin tartışılmadığı sorularını geçersiz kılmaz. İkisini birlikte düşünmek gerekiyor.

Adnan:

Son soru: Okur bu tabloya karşı ne yapmalı?

Abdulsamed:

Bir savaş söylemiyle karşılaştığında üç soru sorsun: Bunu söyleyenin çıkarı ne? Bu savaştan kim kazanır, kim öder? Ve gerekçe ahlaki bir dille mi verilirken hesap başka yerde mi yapılıyor? Bunun cevabı her zaman “komplo” olmayacak. Bazen gerçekten ilkesel bir mesele olabilir. Ama sormak, ambalajı değil içeriği görmenin ilk adımı.

Bu metin bir görüş ve analiz röportajıdır. İfade edilenler konuğun yorumudur; enflasyon ve enerji krizinin kasıtlı olarak kurgulandığı iddiası kanıtlanmış bir olgu değildir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir